Çok sıcak bir yaz günü. Öğle sıcağı en az 38 derece olmalı dışarısı. Dışarı çıkma düşüncesi bile insanı terletmeye yetiyor. Ben hiç yaz insanı değilimdir. Sıcak hava sanki 50 kilo daha ekliyor üstüme ve hareket etmemi zor hale getiriyor. Bu yüzden, bu bunaltıcı havada yapılabilecek en güzel şeyi yapmaya karar veriyorum: koltuğa yayılmak. Kendimi koltuğun rahatlığına bırakıyorum.
O rüyadan bu rüyaya akıyor zaman. Uyanıp tekrar uyutuyorum kendimi, rüyalar bitmesin istiyorum. Kim bilir kaç saat sonra uyanıyorum. Uyanma da diyemeyiz, ruhum hâlâ uyuyor. Terli ve susamış haldeyim. Kalkıp mutfağa gitmeye zorluyorum kendimi, soğuk istiyorum. Karlar içine atlamak ne güzel olurdu!
Mutfağa gidiyorum. Buzdolabının kapağını açıyorum. Kapaktan soğuk bir hava yayılıyor. Ne kadar güzel diye düşünüyorum. Sonra bakıyorum.
Heyecan basıyor, kalbim çarpıyor. Baktığım şey buzdolabının içi değil. Tüm dolap kar içinde kalmış. Tüm malzemelerim, soğuk sularım, dün akşam bugün için hazırladığım yemek—hepsi buzlar altında. Buzluklarda daha önce görmüştüm ama buzdolabının içinde olmasına rastlamamıştım.
Kapağı örtüyorum. Fişini çeksem her yer su olacak. Kazımak lazım bu karı. En iyisi bir usta çağırmak diye düşünüyorum, sonra içini temizlerim. Ustayı nereden bulacağımı bilmiyorum. Daha önce işim düşmemişti. Servisi aramak aklıma geliyor. Telefonu elime alıyorum. İnternetten arama yapmak lazım. “Nereden bulacağım şimdi bu servisin numarasını?” diye düşünürken elim istemsizce buzdolabına gidiyor.
Heyecan basıyor, kalbim çarpıyor. Baktığım şey bir kartvizit. Tüm dolabın içinde sadece servis kartviziti var. Film sahnesi gibi. Ya rüyadayım ya da rüyadayım. Başka bir ihtimal göremiyorum. Kapatıyorum kapağı. En iyisi bir yatak bulup uyumak. Zihnimin bulanıklığı korkutmaya başlıyor beni. Tekrar açıyorum kapağı.
Heyecan basıyor, kalbim çarpıyor. Baktığım şey bir yatak. Buzdolabının içi dışından büyük. Tardis gibi. Yumuşak pembe duvarlar içinde kocaman, pofuduk bir yatak. İnsanı çağıran, “Ben seni sarıp sarmalar, güzel uykular uyuturum” diyen bir yatak. İçeri girip yatmak fikri aklıma gelse de ya üstüme kapanırsa? Orada mahsur kalırsam? Bu konu üzerine dünya kadar film var. Kapatıyorum kapağı. Sonra çıkıyorum mutfaktan, koltuğa geri dönüyorum. Yatıyorum. Uyanmadığımdan eminim. Gözlerimi kapıyorum.
Buzdolabını düşünüyorum. Buzdolabı önceki kiracıdan kalma. Benden önceki kiracı sessiz sedasız çekip gitmiş. Ev sahibi kızgındı son kirayı alamadığı için. Tekrar açıyorum gözlerimi. Uyandım mı acaba? Buzdolabına gidip baksam mı? Ama olmaz, biraz vakit öldürmem lazım. TV’yi açıyorum, elime telefonu alıyorum. Telefonda kaydırma yapmaya başlıyorum, televizyonda kanalları geçiyorum. İçimde bir şey dürtüyor beni. Sonra karnımın aç olduğunu fark ediyorum ya da sadece aç olmak istiyorum. Dünkü yemekler lezizdi, tekrar yemem lazım onlardan. Mutfağa gidiyorum, buzdolabını açıyorum. Normal. Buz yok, yatak yok, sadece alıştığım görüntü. Rüyaymış. “Oh be,” diyorum içimden. Bir şeyler atıştırıyorum.
Yemeğimi yiyorum. Buzdolabına kırgınım sanki. Mucizevi bir alet olmasını istemişim demek ki. Yüzüne bakmadan mutfağı terk ediyorum. Koltuğa yayılıyorum. Telefonum nerede? Zaman öldürmem lazım. Mutfakta mı bıraktım acaba? Masada, tezgahta bulamıyorum. “Buzdolabının içine koymamışımdır,” diyorum. Açıyorum kapağı. Telefon, buzdolabı rafında. Alıyorum, kapağı kapatıyorum. “Buzdolabı ve mucizeleri,” diye geçiriyorum içimden. “Hadi kayıp kolyemi de bul.” Açıyorum kapağı.
Heyecan basıyor, kalbim çarpıyor. Baktığım şey kolyelerim. Hepsini de farklı zamanlarda kaybetmiştim ve şimdi buradalar. Önce saçmalık olduğunu düşünüyorum. Hemen kapağı kapatıyorum. Sonra tekrar açıyorum. Normal. Yine normal. Kendi kendime gülüyorum. “Bu teknolojik aletler, filmler beni mahvedecek.” En iyisi bir film açıp izlemek.Yanında mısır. “Hadi bana mısır pişir,” deyip açıyorum kapağı.
Heyecan basıyor, kalbim çarpıyor. Baktığım şey, mısır makinesinde pişen mısırlar. Kapatıyorum kapağı. “Bugünlük bu kadar delilik yeter,” diyorum. Ama duramıyorum. Buzdolabının aklımdan geçenleri getirdiğini fark ediyorum.Ve işte o an, zihnime korkunç şeyler dolmaya başlıyor. Ölen babamı düşünüyorum. Onu tekrar görmek, sesini duymak. “Ne güzel olurdu,” diyorum. Ama kapağı açmaya cesaret edemiyorum. Çünkü çok korku filmi izledim. Bu hep zararlı çıkmak demektir.
Sonra kapaktan sesler geliyor. “Nerdeyim ben yardım edin?” Babamın sesi mi? Kapağa vurulma sesleri geliyor. İrkiliyorum. Buzdolabına gözümü dikip kalıyorum. Arkamı dönemem, korkuyorum. “Yardım edin çıkarın beni burdan?” Pat pat..Çok korkuyorum. Babam öldü. Babamın sesi babamı bir buzdolabının içine koydum. Ona neler yapıyorum onu ordan çıkarmam lazım. Ama ya babam değilse.Kafamı dağıtmam lazım. Hemen başka bir şey düşünmeliyim.
Fil. Evet, fil düşünmeliyim. Ve kapaktan fil sesleri gelmeye başlıyor. Yoğun bir fil sesi. Buzdolabı sallanıyor. Zihnimi toparlamaya çalışıyorum bu gürültüde. Peki, ne isteyebilirim? Para isteyemem. Para istemek hep yanlıştır. Güç, şöhret, aşk… Hayır, bunların hepsi yanlış. O zaman… kitap! Sahip olmadığım tüm kitapları istiyorum. Kapağı açıyorum. Sonsuz bir kitaplık beni bekliyor. Babil kütüphanesi ya da İskenderiye kütüphanesi de böyle olmalı. İçeri girmeye cesaret edemiyorum. Ne kadar çok şey var. Ne kadar büyük.Ya kaybolursam? Ya bir daha çıkamazsam?Kapatıyorum kapağı.
Kendime sinirleniyorum. “Bu kadar korkak olmamalıyım!” Kendime kızıyorum. “Neden bu kadar kontrolcüyüm?” O filmlerden fazla etkilendiğimi düşünüyorum. İçeri girmek bu kadar zor olmamalı. En kötü ne olabilir ki? Sinirleniyorum. “Cesaret istiyorum!” deyip açıyorum kapağı.
Heyecan basıyor, kalbim çarpıyor. Baktığım şey buzdolabı. Kendi buzdolabımın aynısı. Geri çekiliyorum. Tekrar bakıyorum. Elimi uzatıp kapağı açmak ile açmamak arasında kalıyorum. Açmaya karar veriyorum. İçinden tekrar buzdolabı çıkıyor. Tekrar açıyorum. Tekrar. Tekrar. Tekrar. Ve buzdolabının içerisindeyim. Korkuyorum, içim titriyor. Hızla dışarı çıkıyorum. Buzdolaplarının arasından geçiyorum, geçiyorum. En son buzdolabını kapıyorum. Salona geçiyorum, yatak odasına bakıyorum. “Evimde miyim?” Emin olmak istiyorum. Evimde gibiyim. Çantamı alıp kendimi sokağa atıyorum. Hava ne zaman bu kadar soğudu? Titriyorum. Korkum geçmemiş olmalı. Hava çok soğuk ama insanlar neden üşümüyorlar?

Yorum bırakın