ARİSTOKRAT’IN GÜNLÜĞÜ
Bugün yine her zamanki gibi işlerimi yapmak için erkenden uyandım. Evimin penceresinden dışarıya baktım. Sonra köşeme geçtim ve meditasyonumu yaptım. Her sabah yaptığım gibi, suyun akışıyla birlikte nefesimi düzenledim.
Çalışanım daha kalkmamıştı. Kahvaltım henüz hazır değildi ve bu hiç hoş değildi. Meditasyonum boşuna gidecekti, sinirlenmemem lazım. Çalışanımdan hiç memnun değilim. Her şeyi kafasına göre yapıyor: Öncelikle kendi keyfine göre müzik açıyor, bana bayat yiyeceklerden veriyor. Evimi temizlemiyor, bir de evime yabancı birini getirdi – Pörtlek Göz diyorum ben ona. Benim yemeğimden yiyor, benim köşeme gidip vakit geçiriyor bazen de.
Ben bugünlere kolay gelmedim elbette. Çok kalabalık bir ailenin çocuklarından biriyim. Hatırlıyorum da evimi kaç kişiyle paylaşıyordum… Hepimiz yan yana, iç içe yaşardık. Ama ben farklıydım. Ailenin en sevilen çocuğu olduğum için – ve elbette benim onlarla yaşamama layık olmadıkları için – beni Kahya aldı ve yeni çalışanımın beni taşımasına izin vererek bu yeni evime getirdi.
Yeni evim öncekiyle aynı boyutlardaydı, ama çok daha özeldi. Sabah güneşini alıyor; bu sayede her sabah güneşi selamlayabiliyorum. Sıcaklığı da ideal, hoş temizlik yapıldığı günler biraz serin olabiliyor.
Evimi seviyorum ama o Pörtlek Göz… İlk geldiğinde onu kardeşlerimden biri sandım ama böyle kardeş olur mu hiç? Ben göz alabildiğince alımlı, parlak ciltli, albenili iken o kara kuru bir Pörtlek Göz. Yine sesimi çıkarmadım, ihtiyacı vardır dedim, sustum. Ama yemeklerim gecikmeye ve ev temizliğim geç yapılmaya devam ederse işler değişir. Bırakırım meditasyonu, öfke patlamasına dönerim.
Kalktı hanımefendi! İlk iş açtı yine o dıngıl dıngıl müzikleri. İnanmıyorum, o kötü kapıdan girdi. Neden bunu yapıyor anlamıyorum. Hayır, ağlamayacağım, ağlamayacağım. Travmalarımı kabul ediyorum, onlarla barışıyorum. Bunu anlatmam lazım, yoksa hiçbir zaman iyileşemeyeceğim. Tabii, benim nasıl bu kadar bilgili olduğumu, boş olmadığımı da anlatacağım – her şey sırayla.
Size onu kaybettiğim günün hikayesini anlatacağım. Daha önce onu tanımanız lazım. Yeni evime taşındıktan tam kırk yedi gece, kırk yedi gün sonraydı. Çalışanım eve yeni birini getirmişti: Parlak bir cilt, boncuk gözler, “Ben senin olmalıyım,” diyen bir endam…
İlk görüşte aşık oldu bana. Peşimden ayrılmadı. Ne zaman köşeme çekilmeye kalksam benimle geldi. Ağaçların içerisinden geçtim, beni takip etti. Benimle ciddi düşündüğünü anladım. Ona imkansız bir görev verdim: Bulabildiği en büyük taşı ev süpürgesinin içerisine atmasını istedim.
Günler geceleri, geceler günleri kovaladı. Yılmadı, denedi, hep denedi ve bir gün bunu başardı. Çok mutluydum. O sıra derin hülyalara dalmış halde geziniyordu. Çok mutlu olmalıydı, artık beraber olabilecektik.
Sonra… Çalışanım geldi. Kucakladı onu. Beni de alır diye korkup kaçtım. Beni almadı, onu o kötü kapıdan geçirdi. Daha önce de o odaya girdiğini görmüştüm. İçerisinden hep tuhaf sesler gelirdi. Ama hep çıkardı geri. Yine çıktı ama… tek çıktı. Bir daha görmedim onu.
O yüzden orayı sevmem. Bana layık olanı elimden aldı. Bilgeliğim buradan geliyor, kendi yaşanmışlıklarımdan. Çalışanım bazen başka iş arkadaşlarıyla konuşuyor, onları izliyorum. Onlar benim daha önceden bildiğim bu konuları konuşuyorlar. Benimki genetik aktarım – sonuçta köklü bir aileden geliyorum.
Ama Pörtlek öyle mi? Gelse gelse çalışanımın soyundan gelir. Evime onu aldığım için bana minnettar olması gerekirken, sanki kendi evi gibi geziniyor. Aslında biliyorum, benimle yakından ilgileniyor ama ters psikoloji yapıyor. Sanıyor ki paşam, bana kaba davrandıkça ben ona kul köle olacağım.
Ben özgür bir ruhum. Gelip açık açık konuşursa, tabii bakarız bir yoluna koyarız. Benim gönlüm geniş, herkese de açık.
PÖRTLEK’İN HİKAYESİ
Bir hayattan ne beklersin ki? Yemek ve barınma. Mis gibi ikisine de sahibim. Başka bir derdim tasam da yok. Her şey güzel, tabii şu barınma arkadaşımı saymazsak. “Arkadaş” dediysem kibarlığımdan. Yoksa ona ne denir, biliyorum da…
Olay şu: Ben çok açtım, çok zayıftım. Tek başıma, yalnızlık içerisindeydim. Oraya nasıl geldim hatırlamıyordum. Sonra bir melek geldi. Bayılmışım, o sıra uyandığımda bu güzel yerdeydim. Her yerde yemek vardı. Yedim, yedim, yedim… Bitene kadar yedim.
O sırada gördüm bunu da. Bir bakışı vardı, anlatamam.
“İzin aldın mı?” dedi.
“Pardon,” dedim, “çok açım…”
“İzin alacaksın,” dedi.
“Kusura bakma…”
“Konuşmak için de izin alacaksın.”
Sustum.
“Ben buranın sahibiyim. Konuşmak, yemek, hareket etmek için benden izin alacaksın. Çalışanım yemek hazırladığında ilk ben yiyeceğim.”
Kafamı salladım.
“Şimdilik bu kadar, çekilebilirsin,” dedi.
“Hay hay, efendim,” dedim içimden ve uzaklaştım. “Çalışanı mı varmış, nereye düştüm?” diye düşündüm.
Sonra meleğimi gördüm. Işıl ışıl, bembeyaz bir güzellik. Nereye gitse onu izledim. Bu fark etmiş olmalı ki, “Çalışanımı beğendin sanırım,” dedi. “Tahmin etmiştim, sana layık olan o.”
Kan beynime sıçradı. “Sen benim meleğime çalışan diyorsun!” diye çıkıştım. Ağır konuştum, utanıyorum anlatamam. O günden beri uzak duruyor benden. Benim de işime geliyor tabii. İzin mi alacaktım ondan? Bir de tabii meleğime dedikleri… Meleğim! Sabahları bir uyanışı var, görseniz güneşi o doğuruyor sanırsınız.
Bazen kayboluyor şu kapıdan geçince; geri gelmesi daha hızlı oluyor. Ama diğerinden geçince uzun süre gelmiyor, beni bunla bırakıyor. Hava kararınca diğer meleklere camdan bakıyor. Onlar daha üst melekler sanırım. Meleğim onları sessiz sessiz dinliyor. Bazen gülümsüyor, bazen ağlıyor.
Bu da dikip gözlerini onlara bakıyor, kıpırdamıyor. Birkaç kez onları tekrarladığını duydum. Melek olmak istiyor sanırım. Pabucumun meleği!
ARİSTOKRATIN BÜYÜK PLANI
Dün gece düşünme köşemde uzun uzun düşündüm. Kendi ihtişamımın gölgesinde, kendimle baş başaydım yine. Beni ben yapan değerlerden biri, şüphesiz büyüklüğüm ve sınırsız affediciliğimdir. İçimde, büyük bir bilgeye yaraşır şekilde aydınlanma yaşadım. Pörtlek’e bir şans daha verecektim. Evet, bu doğru olurdu. Ona yüce gönüllülüğümden bir ders vermeliydim. Zavallı yaratık, benim gibi bir varlıktan bu kadar uzak kalmak onun için iyi olmazdı.
Sabah olduğunda düşünme köşemden hafifçe süzülerek çıktım. Kendime özgü asil hareketlerimle ona doğru yüzdüm. Durduğumda bana şaşkınca baktı; bu beklenmedik yakınlığımı sorgular gibiydi.
Konuşmaya başladım:
“Bak şimdi, dinle beni. Çalışanım beni kıskandığı için aşkımı aldı ve o yasak kapıdan içeri gitti. Aşkım bir daha geri dönmedi.”
Pörtlek şaşkınca gözlerini açarak bana baktı, ifadesi çok anlamsızdı:
“Ne diyorsun sen? Hangi aşk?”
Onun bu basitliği sinirimi bozsa da sakin kalmaya çalıştım. Zavallı, anlamasını bekleyemezdim zaten:
“Çalışanım beni kıskanıyor. Mutluluğumu çekemiyor ve her seferinde benden bir şeyler alıyor…”
Beni böldü, “Melek mi?”
Sinirle kabardım. Ne cüretle ona böyle seslenebilirdi! Ama kendimi kontrol ettim. Nihayetinde büyüklük bende kalmalıydı.
“Evet, o benim çalışanım. Beni kıskanıyor. Beni kıskandığı için de sevdiğim herkesi alıyor.”
Pörtlek hafifçe geri çekildi, tereddüt ettiğini gördüm. Telaşla titriyordu.
“Biz yine uzak mı dursak?” dedi cılız bir sesle.
Başımı iki yana salladım. Bu kadar korkaklık da fazla!
“Sen bilirsin. Ben senin iyiliğini istiyorum. Dikkatli olmazsan, seni de alıp o korkunç kapıdan içeri götürür.”
Gözleri fal taşı gibi açıldı, yüzgeçleri telaşla suyu yarıyordu. “Ne demek o? Ellerine alıp mı götürür?”
“Ne sandın?” diye çıkıştım. “Çalışanım kıskançtır. Beni kıskanır. Bana yakın kim varsa, onu hemen ellerine alıp uzaklaştırır. Tam mutluluğa ereceğimiz anda, sevdiğim varlığı aldı götürdü.”
Pörtlek gözlerini daha da büyüterek bana baktı. Korktuğunu hissediyordum. Artık gerçeği anlamıştı. Sesim daha sakin, daha soğuk çıktı:
“Anlamıyor musun hâlâ? Eğer dikkatli olmazsan, seni de alır. Beni seven hiç kimseye tahammül edemez o. Ya benim yanımdasındır ya da…”
PÖRTLEĞİN SON KARARI
Meleğime kavuşmak için gerçekten de onunla mı işbirliği yapmalıydım? Bu düşünce içimi kemiriyordu. Kendi prensiplerimle gururum arasında gidip geldim. Meleğimin bakışlarını gördüm sonra. Bu mutluluğa giden yolda küçük bir fedakarlık yapılabilir miydi gerçekten?
Sessizliği bozdum:
“Tamam, kabul ediyorum. Bana görevini söyle.”
Bir an şaşırmış gibi gözlerini kırpıştırdı. Söylediklerime inanamamıştı belli ki. Sonra toparlanıp, hafif titreyen sesiyle konuştu:
“Gerçekten mi? Emin misin?”
“Evet. Beni hafife alma. Meleğim için herşeyi yaparım sözümden dönmem.”
Bir süre duraksadı. Belki tereddüt etti, belki de korktu. Ama sonra içindeki kararlılığı gördüm.
“Ev süpürgesinin içerisine bulabildiğin en büyük taşı sıkıştıracaksın.”
Bu kelimeleri söylerken gözleri parladı. İçinde, anlamlandıramadığım bir heyecan vardı. Belki de beni küçük düşürmeye çalışıyordu, belki bir tuzaktı bu. Görevleri küçümsemek bana yakışmazdı.
“Güzel,” dedim ağır ağır. “En büyük taşı bulacağım. Hatta şimdiye dek gördüğün en büyük taşı getireceğim sana.”
Bakışları parladı. Belki ilk kez birbirimizi anlıyorduk. İçimde tuhaf bir sıcaklık yayıldı. Huzursuzluktu belki, belki de heyecan.
“Gelip beni izlemek ister misin?” diye sordum. “Böylece görürsün ne kadar ciddiyim.”
Durdu, şaşırmıştı. Sonra hafifçe başını eğdi:
“Elbette, izlemek istiyorum.”
“Anlaştık,” dedim kararlı bir sesle.
Onun gülümsemesini gördüm, belki ilk kez içten bir tebessüm etmişti. Bu anı unutmayacaktım. Son görevin, ikimizin kaderini değiştireceğini hissediyordum. Belki de bu, düşmanlıktan dostluğa dönüşün başlangıcıydı. Belki de ikimizin kurtuluşuydu. Ama en önemlisi, Melek’e kavuşmak için umut verici bir adımdı bu.
Ve birlikte yola koyulduk. Görev bizi bekliyordu.
EV SAHİBİNİN VEDASI
Evimde hayvan beslemek istiyordum ama bunu başaramıyorum sanırım. Kedi ve köpeklerin gün içinde yalnız kalmasını istemediğimden, kuşlardan da tedirgin olduğumdan balık almaya karar verdim. Sessiz, dingin ve huzur verici olmaları hoşuma gidiyordu.
İlk balığım, siyah bir teleskop balığıydı. Küçücük bedeniyle suda zarifçe süzülür, iri, dışarı fırlamış gözleriyle bana bakardı. Ona “Pörtlek” adını verdim. Günlerce, haftalarca beraber yaşadık. Onu besler, camın ardından saatlerce izlerdim. Bazen yüzgeçlerini hafifçe oynatarak suyun içinde bir yerlere gitmeye çalışır gibi olurdu. Geceleri, bazen camın önünde durur, gözlerini bana dikip hareket etmeden beklerdi. Sanki bir şey anlatmaya çalışıyordu.
Ama yalnızdı. Kimse yalnız kalmamalıydı. Ona bir arkadaş getirdim. Küçük, parlak, turuncu bir Japon balığı… Ona parlak adını verdim. Parlak Pörtlek’i ilk başta onu yadırgadı, suyun içinde hep ondan uzak durdu. Pörtlek ise peşini bırakmadı, suyun içinde hep onun etrafında döndü, sanki onunla arkadaş olmak için çabalıyordu. Birbirlerine alışmaları zaman aldı ama sonunda aynı suyun içinde, aynı dünyayı paylaşmayı öğrendiler.
Derken, bir sabah Parlak’ı suyun yüzeyinde hareketsiz buldum. Bütün gece süzülerek yüzdüğü o küçük dünya, bir anda bomboş ve kimsesiz hale gelmişti. Pörtlek, en sevdiği köşeye çekilmiş, hiç kıpırdamadan duruyordu. O gün sifonu çekmek, hayatımda yaptığım en zor şeylerden biri oldu. Küçük bir varlığı uğurlamanın, bir vedanın ağırlığını o gün hissettim. “Pörtlek ile Parlak anlaşamadı,” diye düşündüm. Yine de Pörtlek yalnız kalmasın diye ona yeni bir arkadaş aldım. “Melek” çünkü o bir melek balığıydı. Birbirlerine hiç yaklaşmadılar adeta köşe kapmaca oynadılar.
Aylar geçti, belki bir yıl kadar. Derken, bir sabah yine bir sessizlik çöktü. Filtre düşmüştü. Ve Pörtlek de, Melek de, sonsuza kadar gitmişti.
O camın arkasından bana bakan gözler artık yoktu. Küçük dünyalarının içinde sürüklenen hikâyeleri de, suyun yumuşak akışıyla beraber sona ermişti.
İlk balığım Pörtlek ve ikincisi Melek… Sizi özleyeceğim.

Yorum bırakın