Yeni Bir Cuma Bölüm 5: Yine Gel

Ne yaşamıştım ben? Zihnimde, rüyamda ya da gerçekte. Belli bir süre boşluğa baktım. Oturduğum yerde. Neyi nereye yerleştireceğimi bilemedim.

Aklıma maket bıçağı geldi. Elimde değildi. Telefonlukta da yoktu. Heyecanlandım. Gerçek miydi? Bunu birine anlatmalıydım; içim içime sığmıyordu. Saat geç olmuştu. Yine unuttum gelince saate bakmayı. Gelince… Gelmiş miydim ki? Fiziksel olarak gitmiş miydim?

Tabii ya, kamera. Kamera yerleştireceğim eve. Bu birinci adım olsun. İkinci adım: saat takacağım sürekli ve bakacağım. Çanta yapabilirim. Ne koyacağım ki? Ne götürebilirim oraya? Alabilirim ama. Yaprak, toprak. Onları alsam bakışırız ancak. Arama motorunda yaprak türünü bulurum.

Peki ya kitaplıktan kitap alırsam? “Yine gel,” demişti. Gitsem kitabı alsam. Hangi dil ki? Ne kitabı çıkacak acaba? Şansıma mevzuatlar çıkmasa bari.

Adam görmeden nasıl alabilirim? Yürüyüşünü, sesini, nefes alışını hissetmedim. Hoş, o adrenalinledir belki. Adam aklıma yerleşti; onu yok saymıştım geldiğimden beri.

Gözleri. Gözleri değişiyordu. Ne kadar sürede acaba? Hep aynı renge dönüyor mu acaba ya da duygularına göre mi oluyor? Düzeni nedir ki? Dünyada öyle biri var mı acaba?

Bilgisayarı açtım.

“Gözleri sürekli değişen insanlar var mı?” Ara.

Değişiyormuş gibi görünen insanlar varmış. Işık, ortam rengi, bla bla. Aradığım bu değil. İris değil, gözün beyaz kısmı değişebilirmiş. Adamın beyaz kısmı var mıydı? Vardı. Bu da değil. Işığa göre falan filan. Bunlardan hiçbiri değil.

Bugüne kadar hiç araştırmadım. Gerçek gibi olan rüyalar, zihinsel sorunlar, koridordaki ışıklar… İki haftalık kaçışıma son verip zihnimde çözmek yerine yazıyordum, internette araştırıyordum. Sabaha kadar kelimeleri değiştirerek okudum.

Birkaç saat uyuyup uyandım. Yılların alışkanlığı. Birine anlatabilir miyim bu olanları? Söylenen bir sözün otuza katlanarak anlatıldığı bir iş yerinde anlatacak kimse yoktu. Aileme anlatsam “bir tarafların açık kalmıştır”, “çocukken de böyleydin sen”ler. Sanırım bu olayı içimde yaşamak, kendimi korumak için şart. Yapay zekâya sorduğumda “yardım al” dedi. Bir de böyle bir gerçek var. Ne olduğu bilinmeyen de bir yer var.

Sürekli bu düşüncelerle internette arama yaparak geçti hafta. Ve cuma akşamı oldu. Defterimi açtım. Gözlemlemeye hazırım.

Saat 20.00: Işık yok.
Saat 20.01: Işık yok.
Saat 20.02: Işık yok…
Saat 21.00: Işık yok…
Saat 22.00: Işık yok…
Saat 23.01: Işık yok.
Saat 23.02: Işık yok…
Saat 23.02: Işık var.

Bundan sonrası ışığa yürümek. Her şey hazır. Hazırım. Rahat ayakkabılar, çanta, güneş kremi, su. Trekkinge gidiyor gibiyim ya da gözlerimi kaybetmeye. Gözlerim hakkında bana yardım edecek. Acaba nasıl yardım edecek?

Yine de ışığa yürüdüm.

Ağaçlar, ben geldim.

Kırmızı ağaçtan bir yaprak alıp buzdolabı poşetine koydum. Başka bir poşete biraz toprak. Diğer poşete de maket bıçağı. Evet, gömdüğüm yerde duruyordu. Her şey hazır.

O zaman tuhaf adamdan yardım almaya. Kırmızı ağaca göre yönümü ayarlıyorum. O olmazsa bulamazdım sanırım. Sıfır noktam orası.

Yine unuttum. Saate bakacaktım. En son 23.03’tü, şu an 23.13. İnternet bağlantısı yok ve telefon çekmesini beklemiyordum zaten. Telefon kamerası ile çekebildiğim her şeyin fotoğrafını çektim. Birine gösterip “Bakın, burası koridor sonundaki bahçe,” demeyeceğim. Gören “Aa ağaç, aa toprak, ne ilginç,” zaten demez. Dünyadaki herhangi bir yere benziyor. Kendim için aslında; kaybolmamak için çekiyorum.

23.17. Kırmızı ağaçtan yola çıkıyorum.

23.32. 186 ağacı geçtim. 1430 adımdayım.

00.00. 530 ağaç daha geçtim. 4130 adım. Sağlıklı bir deliyim artık.

02.00. 14.130 adım, 2130 ağaç.

Normalde bu kadar aralıksız adım atmam. Ama burada hafifim sanki. Yürümek daha kolay. Nefes almak da. Yeni yeni yorulmaya başlıyorum. Üç saate yakın buradayım. Hayır, şansa bak; burası süper bir dünya da olsa ben bu bahçede uzun uzun yürüyerek tüm vaktimi geçireceğim.

Dönüşte başladığım yerde mi olmalıyım? Olmazsam ne olur?

03.08. Eve varış. 2850 ağaç. 20.482 adım.

Eve varmam neredeyse dört saat sürdü. Yani evren bana “Sen yürümüyorsun, hadi yürü,” demiş. “Evine meyve almıyorsun, meyveleri bu bahçeden topla,” demiş. “Ağaçları bilmiyorsun, çektiğin fotoğraflardan öğren,” demiş.

Bir de dört saat geri döneceğim. İçimdeki keşif duygusu öldü. Hava ne zaman kararır ki? Bence dönmeliyim. Vaktim yok gibi hissediyorum.

“Gelmişsin.”

Bu tuhaf adam… Ben yine neden duymadım onun geldiğini?

“Geldim ama gidiyorum. Dört saattir yürüyorum ama neden, hiç bilmiyorum. Dönmezsem bir daha dönemeyeceğim belki de. Evet, gidiyorum. Hoşça kal tuhaf adam. Bir daha ben o ışığa yürümem.”

“Dur, bekle. Kabul etmek zor ama iyileşmek için geldin.”

“Hayır, kitaplığından kitap almaya geldim. Gözlerinin neden böyle olduğunu öğrenmeye geldim. Merakımdan geldim. Ben koridordan yatmaya gidiyordum ve macera değil de spor yapmaya gelmişim. Başka bir boyut mu? Böyle boyut mu olur?”

Ben fazla konuştum. Kendimi fazla kaptırdım, fazla açık verdim. Ama o sakin duruyor.

Küçük bir tebessüm ile güldü.

“Sonunda işe yaradı desene.”


ZAMANSIZ KİTAPLAR sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın