Narrow stone corridor with sunlight at the end revealing a green garden and distant hills

Yeni bir cuma..

Bölüm 2

Ne olmuştu acaba? Yürürken hiç uyuya kalmadım. Gerçi bir kere yorgunluktan otobüste ayakta uyumak üzereydim. Ama üzereydim, uyumadım. Düşüp kafamı çarptım desem… Bu kadar özenli düşmemişimdir. Bağdaş kurarak kim yere düşer? En olası neden, zihnimin bana oyun oynamasıydı. Bunca yılın memuriyeti, sürekli memnuniyetsizliği… Olacağı buydu. Ee, ne yapalım? Fiziksel olarak bakarsak göz bebeklerim iyi duruyor, yüzümün rengi soluk ama onun nedeni tüm gün kapalı alanda kalma. Yapacak pek bir şey kalmadı yatıp uyumaktan başka.

Sabah uyandığımda gece bir rüya gibi geldi. Hafta sonu 1 saatte, hafta içi cuma akşamına kadar 20 günde geçti. Başka semptom göstermedim. Sakin kalmaya çalıştım. “Saçmalardan seçmeler, benim kontrolüm dışında,” dedim kendime. “Bu kadar da olmaz ama,” diye yine isyanlarla bitirdim haftayı. Yine cuma akşamı oldu. Ben cuma akşamlarını gerçekten severim. Ne güzel cuma akşamı oldu. Rutinler yapıldı. Işıklar kapandı. O da ne? Koridora odamın camından vuran ışık. Bu sefer kanmam. Salona geri döndüm, arkama baka baka. Işığını yaktım. Artık ışık vurmuyordu.

Sonra salon ışığını kapa, ışık ortaya çıksın; aç, gitsin; kapa, gelsin. Kapa aç, kapa aç, daha fazla kapa aç, kapa aç… Işık gitti. Evet, gitti. Ayaktayım, salondayım. Işık kapalı. Minik adımlarla odama ilerledim. Odam odam. Yatağım yatağım. Ürkerek pencereden baktım. Araba uzaklaşıyordu. 7. katın penceresine nasıl bir açıyla araba vurur merakıyla uyudum.

Ertesi sabah olanları sindirmiştim. Hayatta o kadar çok oluyor ki bu zaten ne kadar önemliydi ki? O hafta rutinler “Ya sabır, cuma olacak az kaldı,” ile devam etti. Ve cuma akşamı oldu; örüntüyü anlamıştım. Cuma olan bir şey vardı. Evet, bir şey; anlamlandıramadığım. Rutinlerimi yapmadım o akşam. Hava kararınca salon ışığını kapattım. Doğrudan odama baktım. Karanlıktı. Tekrar denedim, yine karanlıktı. Ve sonuç: zihinsel bir sorunum yok. Aslında şu memuriyet hayatımda bir aksiyondu. O da gitti elimden. “Aç ışığı, otur TV başına, devam et kızım,” dedim.

O akşam kendimi şımarttım, daha geç yattım. Salon ışığını kapatırken bir küçük çarpıntı yaşamadım değil. Ama karanlık vardı sadece. O hafta uzun olmuş, kısa olmuş çok anlamlı gelmedi. “Ne istiyordun ki bu kadar yıkıldın?” dedim. “Akıl sağlığını mı yitirmek istiyordun yoksa?” dedim. “Bu hayattan kaçamadığın için, biliyorum,” dedim, devam ettim. Bakmayın, çok bedbaht bir hayat değil benimki; herkesin sıkılmışlığı var bende. O sıkılmışlıkla cuma gününe geldim. Rutinler ve ışık. Evet, ışık yine oradaydı. Durdum. Salonun ışığını açmak istemedim.

Maket bıçağı durur koridordaki eski telefonlukta. Malum, sıkıntı para harcatır. Kargo çok gelir. Maket bıçağını aldım, elime bastırdım; kesemedim. İnsan kendine bilerek zarar verir mi? Kendimde yara açıp rüya mı, diye bakacaktım. Kızdım kendime, ışığa yürüdüm ve bahar havası vurdu yüzüme..


Yorum bırakın